Yıl sonuna geldik… En çok beklenen, en çok merak edilen konu: Emekli maaşlarına ve asgari ücrete yapılacak zam! 26 bin, 27 bin diyorlar… Hoş, ne fark eder ki? Çünkü bizim cebimizdeki para, akaryakıt fiyatları kadar hızlı buhar oluyor. Zam mı geldi? Geldi. Ama fiyatlar da damardan sarsıyor piyasayı. Benzin zamlanınca market rafları, manav tezgahları, kırtasiye rafları ve hatta iğneden ipliğe her şey hızla zamlanıyor. Yani zam yapıyorsun, sonra o zam da yetmiyor; çünkü her hafta başka bir yandan vurmaya devam ediyor hayat.
Ekonomideki bu çalkantı, alım gücünü eritiyor. Bugün 26 bin TL’lik emekli maaşıyla azıcık rahatladın zannediyorsun; ama birkaç ay sonra aynı maaş, koca bir oyun oluyor. Çünkü yangına körükle gidiyoruz, enflasyonun önüne geçmeden, sadece zamlar “çare” sanılıyor. Oysa önemli olan tek şey var: Alım gücünü artırmak. O olmazsa, her zam, suya yazı yazmak gibi…
Asgari ücret de aynı hikâye. Hem çalışan, hem işveren “Acaba ne olacak?” diye bekliyor. Çalışan istiyor ki aldığı para yetsin, işveren diyor ki “Bu paralara nasıl işçi bulacağım?” Orta yerde kalıyoruz, ikisi de dertli, ikisi de çaresiz. Çünkü Türkiye’nin en büyük derdi, para değil, dengeyi sağlayamamak. Zam yapılsa da, piyasaya yansıyınca sıfırlanıyor.
Son sözüm şudur: Emekliye, asgari ücretliye yapılacak zamlar elbette önemli. Ama asıl mesele; fiyat istikrarı, enflasyonla mücadele ve alım gücünü artıracak gerçek ekonomi politikalarıdır. Yalancı bahar değil, sağlam adımlar gerek. Yoksa zamlar gelip geçer, biz yine “Yetmiyor!” diye döner dururuz. Unutmayalım, para elde değil, huzurda...
Kalın sağlıcakla


