Kasada yüz lira ödediniz.
Fişinizi aldınız, poşetinizi tuttunuz, çıktınız.
Sizin hesabınızdan yüz lira gitti. Peki esnafın hesabına ne kadarı geçti?
İşte tezgâhın öbür tarafında başlayan hesap bu.
O yüz liranın içinde malın alış bedeli var. Kira var, elektrik var, vergi var. Çalışanın ücreti, dükkânın temizliği, bozulan dolabın tamiri var.
Bir de kartla tahsilatın maliyeti…
Müşteri haklı olarak kartını kullanmak istiyor. Nakit taşımak istemiyor, harcamasını takip ediyor, bazen de cebinde para olmadığı için kredi kartıyla alışveriş yapıyor.
Esnaf da müşterisini geri çevirmek istemiyor.
Ama satış yapınca yüzü gülmesi gereken insan, gün sonunda hesap makinesine bakıp susuyorsa orada konuşulması gereken bir sorun vardır.
Dışarıdan bakınca dükkân kalabalık.
“İşler iyi galiba” diyoruz.
Oysa kasadan geçen para ile eve götürülen para arasında koca bir mesafe var. Esnaf bazen gün boyu o mesafeyi kapatmak için çalışıyor.
Kartlı ödeme elbette hayatı kolaylaştırıyor. Bu hizmetin bir maliyeti de olabilir. Fakat küçük işletmenin taşıyabileceği koşullar, anlaşılır kesintiler ve adil ücretlendirme istemek de esnafın hakkı.
Mahalle bakkalının pazarlık gücüyle büyük bir zincirin pazarlık gücü aynı mı?
Aynı değilse küçük esnafın sesini ayrıca duymak gerekir.
Çünkü o dükkânın kepengi indiğinde yalnızca bir vergi levhası duvardan kalkmıyor. Mahallenin tanıdığı bir yüz, çocuğun güvenle alışveriş yaptığı bir kapı da eksiliyor.
Esnafa “Ayakta kal” diyoruz.
Biraz da ayakta kalınca elinde ne kaldığını soralım.
Kalın sağlıcakla


