Daha on sekizine gelmemişler.
Önlerinde uzun bir hayat olması gerekirken ellerinde öfke, dillerinde hakaret, zihinlerinde şiddet var.
Kız ya da erkek fark etmiyor artık.
Geçen gün Gölcük’te bir okulun önünde iki kız öğrenci saç saça, baş başa kavga etti.
Etraflarındaki akranları ayırmak yerine telefonlarına sarıldı.
Yardım eden azdı.
Kayıt yapan çoktu.
Önceki gün başka bir kentte bir öğrenci okula tüfekle gitti.
Arkadaşlarına ateş etti.
Yaralananlar oldu.
Aileler korktu.
Toplum yine birkaç gün konuştu.
Sonra?
Yeni bir olay çıkana kadar unuttu.
Sosyal medyayı açıyorsunuz…
Tekme.
Yumruk.
Tehdit.
Hakaret.
Liseli gençlerin kavgaları milyonlarca kez izleniyor.
Görüntüyü çeken alkış bekliyor.
Paylaşan takipçi kazanıyor.
Saldıran kahraman olduğunu sanıyor.
Dayak yiyen ise ömür boyu taşıyacağı bir utançla baş başa kalıyor.
Bir çocuğun acısı, başkasının eğlencesine dönüşüyor.
Asıl tehlike de burada başlıyor.
Vicdan azalıyor.
Merhamet kayboluyor.
Kötülük sıradanlaşıyor.
Ekranlarda mafyatik karakterler el üstünde tutuluyor.
Silah taşıyan güçlü…
Bağıran karizmatik…
Tehdit eden saygın…
Hesap soran kahraman olarak gösteriliyor.
Dijital oyunlarda vurdukça puan kazanılıyor.
Öldürdükçe bölüm geçiliyor.
Kan, birkaç saniye sonra ekrandan siliniyor.
Karakter yeniden ayağa kalkıyor.
Gerçek yaşamda ise “yeniden başlat” tuşu bulunmuyor.
Sıkılan kurşun geri dönmüyor.
Savrulan yumruk bazen bir hayatı karartıyor.
Söylenen ağır söz, yıllarca unutulmuyor.
Elbette her oyun oynayan saldırgan olmaz.
Her dizi izleyen suça yönelmez.
Meseleyi yalnızca ekrana bağlamak kolaycılık olur.
Aile ortamı, arkadaş çevresi, akran zorbalığı, ihmal, sevgisizlik, denetimsizlik ve psikolojik sorunlar da bu tablonun parçalarıdır.
Fakat sürekli maruz kalınan görüntülerin masum olduğunu söylemek de mümkün değildir.
Çünkü insan gördüğüne alışır.
Alıştığını zamanla yadırgamaz.
Yadırgamadığı davranışı bir gün uygulayabilir.
Burada en büyük görev ailelere düşüyor.
“Benim çocuğum yapmaz” demek yetmiyor.
Hangi oyunu oynuyor?
Neyi izliyor?
Kimlerle görüşüyor?
Çantasında ne taşıyor?
İnternette kimi takip ediyor?
Neden bir anda içine kapandı?
Öfkesi niçin arttı?
Bunları bilmek gerekiyor.
Denetlemek baskı kurmak değildir.
İlgilenmek özgürlüğü kısıtlamak sayılmaz.
Sınır koymak sevgisizlik hiç değildir.
Asıl ihmal, evladının dünyasında olup bitenlerden habersiz yaşamaktır.
“Benim çocuğum kimseye zarar vermez” diyebilirsiniz.
Belki haklısınız.
Fakat onun karşılaşacağı kişinin nasıl yetiştirildiğini bilemezsiniz.
Yan sırasında oturan öğrencinin çantasında ne bulunduğundan emin olamazsınız.
Okul çıkışında bekleyen grubun niyetini tahmin edemezsiniz.
Bu nedenle mesele yalnızca tek bir ailenin meselesi değildir.
Hepimizin sorunudur.
Evde anne ve baba…
Okulda öğretmen ve yönetici…
Sokakta güvenlik görevlisi…
Ekranda yapımcı…
Dijital dünyada platform yöneticisi…
Devlette ilgili kurum…
Herkes sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Çünkü bir çocuk kaybedildiğinde yalnızca bir aile yıkılmaz.
Toplum geleceğinden bir parça kaybeder.
Sonra dönüp aynı soruyu sorarız:
Bu çocuklara ne oldu?
Oysa doğru soru şudur:
Biz yetişkinler, onlar bu hâle gelirken neredeydik?
Kalın sağlıcakla


