Türk milletinin en büyük özelliklerinden biri dayanışma duygusuydu...
Aile içi dayanışma, akrabalık ilişkileri, komşuluk kültürü insanların hayata daha güvenle bakmasını sağlardı. Aynı şekilde toplumsal dayanışma da her zaman üst seviyedeydi.
Bir deprem olduğunda, bir sel felaketi yaşandığında, bir ev yandığında ya da bir insan çaresiz kaldığında bu millet elindekini paylaşmaktan hiçbir zaman çekinmedi.
Kiminin verecek bin lirası vardı, kiminin yüz lirası...
Kiminin verecek parası yoktu ama bir battaniyesini, bir çuval ununu, bir çift ayakkabısını gönderirdi.
Çünkü insanımız şuna inanırdı:
“Benim verdiğim yardım gerçekten ihtiyacı olan insana ulaşacak.”
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
Son yıllarda öyle olaylarla karşılaştık, öyle iddialar duyduk ki insanların bu güven duygusu ciddi biçimde yara aldı.
Bugün AHBAP Derneği üzerinden toplanan deprem bağışlarının akıbetine ilişkin yürütülen soruşturma da bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak önümüzde duruyor.
Soruşturma dosyasına yansıyan para hareketleri, yardım malzemelerinin depolarda bekletildiğine ilişkin tespitler ve bağış paralarının kullanımına yönelik ağır iddialar elbette yargı tarafından bütün yönleriyle ortaya çıkarılacaktır.
Kim suçluysa cezasını çekmeli, kim suçsuzsa da aklanmalıdır.
Ama burada üzerinde durmamız gereken çok daha büyük bir mesele var.
ÇALINAN SADECE PARA DEĞİL
Varsayalım ki bir vatandaş deprem gecesi cebindeki son 500 lirayı yardım kuruluşuna gönderdi.
Belki o parayı çocuğunun ihtiyacından kıstı.
Belki emekli maaşından ayırdı.
Belki kendisi de zengin değildi ama televizyon ekranında enkaz altında kalan insanları görünce vicdanı el vermedi.
O vatandaşın gönderdiği 500 liranın karşılığı yalnızca para değildir.
O paranın içinde vicdan vardır.
Merhamet vardır.
Dayanışma vardır.
Ve en önemlisi güven vardır.
Eğer o güveni kötüye kullanırsanız yalnızca 500 lirayı çalmış olmazsınız.
Bir insanın başka bir insana yardım etme arzusunu da çalarsınız.
İşte bunun topluma vereceği zarar, milyonlarla hatta milyarlarla ölçülemez.
YARIN GERÇEKTEN YARDIMA İHTİYAÇ OLDUĞUNDA NE OLACAK?
Asıl tehlike bundan sonra başlıyor.
Yarın Allah korusun başka bir deprem meydana geldiğinde yardım çağrısı yapılacak.
Vatandaş telefonunu eline alacak.
Bağış yapmak isteyecek.
Ama bir an duracak:
“Acaba bu para gerçekten depremzedeye ulaşacak mı?”
İşte o soru akla düştüğü anda toplum çok büyük bir şey kaybetmiş demektir.
Çünkü güven bir kere sarsıldığında yeniden oluşturulması yıllar alır.
Bir kişinin, bir kurumun ya da bir yapının yaptığı yanlışın bedelini daha sonra dürüst çalışan yüzlerce yardım kuruluşu öder.
Gerçekten ihtiyaç sahibi olan vatandaş öder.
Depremzede öder.
Yetim öder.
Yoksul öder.
Yani birkaç kişinin çıkarı uğruna milyonlarca insanın dayanışma duygusu zehirlenmiş olur.
GÜVENİN OLMADIĞI TOPLUM İÇTEN İÇE ÇÜRÜR
Bir toplum yalnızca yollarla, köprülerle, fabrikalarla ayakta durmaz.
Toplumları ayakta tutan görünmeyen bir sermaye vardır:
Güven.
Vatandaş komşusuna güvenecek.
Esnaf müşterisine güvenecek.
İnsan yardım kuruluşuna güvenecek.
Vatandaş devlet kurumlarına güvenecek.
İnsanlar birbirlerine güvenecek.
Bu bağlar kopmaya başladığında herkes kendi kabuğuna çekilir.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı yaygınlaşır.
İnsanlar yardım etmekten vazgeçer.
Komşuluk ortadan kalkar.
Dayanışma azalır.
Şüphe büyür.
Ve sonunda toplum, dışarıdan dimdik görünmesine rağmen içeriden çürümeye başlar.
Çünkü toplumu toplum yapan şey yalnızca aynı topraklarda yaşamak değildir.
Birbirinin derdiyle dertlenebilmektir.
EN AĞIR CEZA GÜVENİ KÖTÜYE KULLANANA VERİLMELİ
Bu nedenle yardım paralarına el uzatmak sıradan bir ekonomik suç olarak görülmemeli.
Çünkü burada söz konusu olan para, insanların gönüllü olarak verdiği paradır.
Hele hele deprem gibi binlerce insanın hayatını kaybettiği büyük bir felaketin ardından toplanmışsa bunun manevi sorumluluğu çok daha büyüktür.
Depremzedeye gönderilen battaniyeyi yerine ulaştırmamakla, herhangi bir ticari malı depoda unutmak aynı şey değildir.
Çünkü o battaniyenin diğer ucunda soğukta bekleyen bir insan vardır.
Bir çadırın diğer ucunda evini kaybetmiş bir aile vardır.
Bir tekerlekli sandalyenin diğer ucunda yürüyemeyen bir vatandaş vardır.
İnsanların acısını kullanarak çıkar sağlamaya kalkışan kim olursa olsun hukuk önünde bunun hesabını vermelidir.
ŞEFFAFLIK ARTIK MECBURİYETTİR
Bu olaylardan çıkarılması gereken bir başka ders de yardım kuruluşlarında şeffaflığın tartışmasız hale getirilmesidir.
Toplanan her kuruşun hesabı açık olmalı.
Ne kadar bağış toplandı?
Nereye harcandı?
Hangi firmadan ne alındı?
Kaça alındı?
Kime teslim edildi?
Depoda ne kaldı?
Bunların tamamı gerektiğinde vatandaşın görebileceği şekilde ortaya konulmalıdır.
Çünkü yardım kuruluşları insanların yalnızca parasını değil, emanetini taşır.
Emanete sahip çıkmanın ilk şartı da hesap verebilmektir.
PARAYI YİNE KAZANIRSINIZ, GÜVENİ ZOR...
Binaları yeniden yapabilirsiniz.
Kaybedilen parayı zaman içerisinde yeniden kazanabilirsiniz.
Depoları yeniden doldurabilirsiniz.
Ama insanların güvenini kaybederseniz onu yerine koymak o kadar kolay değildir.
Çünkü güven yavaş yavaş oluşur, bir anda yok olur.
Bugün Türkiye'nin belki de en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri yeniden birbirimize inanabilmektir.
“Ben yardım edersem yerine ulaşır” diyebilmek...
“Benim iyi niyetim kullanılmaz” diyebilmek...
“Bu ülkede yanlış yapanın yanına yaptığı kâr kalmaz” diyebilmek...
Bunu sağlayamazsak kaybettiğimiz yalnızca birkaç milyar lira olmaz.
Bir milletin dayanışma ruhunu kaybederiz.
Ve unutmayalım:
Bir toplumun parasını çalarsanız fakirleştirirsiniz.
Ama güvenini çalarsanız o toplumu içten içe yok edersiniz.


