Depremden sonra hepimiz aynı cümleyi duydu: "Bu binalar dayanmaz, dönüşüm şart." Doğru bir tespit. Ama aradan geçen zamanda gördük ki kentsel dönüşüm, sadece eski binayı yıkıp yerine yenisini dikmekten ibaret değil; bir şehrin kaderini yeniden yazma meselesi.
Madalyonun bir yüzü gayet net: Türkiye'nin büyük bölümü deprem kuşağında ve yapı stokunun önemli kısmı güvenlik standartlarının gerisinde. Bu binaları güçlendirmek ya da yenilemek can güvenliği açısından ertelenemez bir ihtiyaç. Yeni yapılar daha dayanıklı, daha enerji verimli, daha yaşanabilir olabilir. Kimse bunu inkâr etmiyor.
Ama madalyonun öbür yüzünde farklı bir tablo var. Dönüşüm çoğu zaman semtin ruhunu da götürüyor. Yıllardır aynı mahallede oturan, esnafını tanıyan, komşusuyla çay içen insanlar; müteahhitle masaya oturduğunda kendini bir anda pazarlık masasında buluyor. Kira yardımı yetmiyor, yeni daire teslim süresi uzuyor, bazen aile şehrin çeperine sürükleniyor. Dönüşümün maliyetini en çok, dönüşümden en az kazananlar ödüyor.
Herhalde iki uçtan da kaçınmak. Ne "yıkalım, yeter ki yenisi olsun" kolaycılığı, ne de "hiçbir şeye dokunmayalım" tutuculuğu işe yarıyor.
Aradaki yol; sakinin sürece gerçekten ortak edildiği, kira yardımının hakkaniyetli belirlendiği, yoğunluk artışının şehrin taşıma kapasitesiyle sınırlandığı, sosyal donatının (okul, park, sağlık ocağı) ihmal edilmediği bir planlama.
Kentsel dönüşüm bir mühendislik meselesi kadar bir adalet meselesi.


