Dünyanın bir ucundaki yıkıcı sarsıntılar da, yanı başımızda her gün beşik gibi sallanan irili ufaklı depremler de aslında aynı şeyi bağırıyor: "Ayaklarınızın altındaki toprak hareketli, uyumayın."
Fay hatlarının üzerinde yaşadığımız bir sır değil. Haritayı değiştiremeyeceğimize göre, kafamızı kuma gömmekten vazgeçmemiz şart. Çünkü her sarsıntıda aynı korkuyla irkilip, birkaç gün sonra hayatımıza hiçbir şey olmamış gibi devam etmenin bedelini çok ağır ödüyoruz.
Depremin ne zaman vuracağını seçemeyiz ama o gün geldiğinde başımıza nelerin geleceğini bugün seçebiliriz.
Lafı dolandırmaya gerek yok; Türkiye için kentsel dönüşüm süslü bir şehir planlama terimi değil, düpedüz bir hayatta kalma mücadelesidir. Yıllar önce dikilmiş, çimentosu deniz kumundan, demiri eksik, ömrünü çoktan tamamlamış tabutlukları "ev" diye satmaktan da oralarda oturmaktan da kurtulmak zorundayız. Kentsel dönüşümü bir rant kapısı ya da metrekare hesabı olarak gören zihniyeti de bir kenara bırakmalıyız. Mesele, başımızı soktuğumuz çatının tepemize çökmemesidir.
Son pişmanlığın kimseye faydası yok. Deprem kapıyı çalmadan önce o çürük binaları yıkıp güvenli konutlara geçmek, bu ülkedeki her bireyin de yerel yönetimlerin de birinci ödevi olmak zorunda.
Güvenli bir evde yaşamak lüks değil, en temel insan hakkıdır. Ve bu hakkı aramak için bir sonraki sarsıntıyı beklemeye vaktimiz yok.


